Değer vermek

Biraz evvel yaşadığım bir olayla sorgulamaya başladım…
Bacaksız denecek yaşlardan tanıdığım bir arkadaşıma inanılmaz kırılmış, evde tek başıma oturmuş ağlarken buldum kendimi. Son zamanları düşündüm ve yaşadıklarımı.
Geçmişi düşündüm…Belki ilkokul yıllarına kadar döndüm.

Hayatım boyunca kırgınlıklarımı büyük ölçüde oluşturan şeyler hep insanlara güvendiğim konular olmuş.
Beklemediğim şeyler yapılınca, bana benim onlara verdiğim değeri bana vermediklerini hissettiğim ya da bunu sezdiren olaylar yaşadığımda üzülmüşüm hep.

Genelde duygusallığımı çaktırmayan, oldukça da “öküz insan” imajı sergileyen biri olsam da çok çook yakınlarım bilirler ki duygusallığın dibindeyimdir hep.
Gün boyu yaptıklarını düşünüp; “buna kırılmış mıdır, bunu demese miydim, yarın arayıp bir sorsam mı bozuldu mu diye …” uzayan cümleler sıralarken beynimde uyuyamadığım gecelerim vardır benim.
Sizi önemsemiyorum görünümümün altında olması gerekenden fazla önemserim insanları.
Çok kolay severim, arkadaş yaparım kendime, tanımaya anlamaya çalışırım.
Dertlerinde elimden geleni yaparım.
Ben onları seviyorum diye yaparım bunları.

Sonra sabrederim de aslında. Bir insana ilk kırgınlıklarım geçicidir. Önemsizdir.
Ta ki o insan bana değer vermediğini gösteren bir hareket yapana kadar.
Daha da kötüsü bunu düzeltme girişiminde bulunmamasıdır herhalde.
İşte o noktada fiziksel olarak kırılabilseydi eğer kalp sesi duyardınız.

Şimdi kendi kendime yapma diyorum.
İnsanlara kolay değer veriyorsun, verme.
Bi ölç, tart ,biç. Kanıtlasınlar kendilerini.
Bu kadar kolay önem verdiğin insanlar olmasınlar.
Azalacak kırgınlıkların a salak Hilal diyorum kendi kendime.
Sonra içimdeki o çocuk oturup işin olumlu bir yanını bulmaya çalışınca tokat manyağı yapasım geliyor onu.
Beceremiyorum, kime kıyabildim ki bugüne kadar.
Keskin sirke küpüne zarar misali, onlar beni kırıyor ben kendimi kırıyorum.
Hikaye hiç bitmiyor.

Bir de buna ek olarak inanılmaz yalnız hissettim kendimi.
Çok sevdiğim bir ailem, sayıları 3-5 i bulan beni olduğum gibi tanıyan herşeyimi bilen dostlarım olmasına rağmen.
Sanki söylemek istediklerimle anlattıklarım bugüne kadar farklıymış hissi yaşadım.
Hiç anlatamamışım kendimi gibi geldi.
Hani er ya da geç kendisiyle başbaşadır ya insan, şu an o hissi net yaşıyorum.

Neyse duygusallığımı kapatacak öküzlük cümlemi bırakıp gideyim en iyisi:
Belki de sadece ağlamak istemişimdir, öyle ihtiyaçtandır, sorun falan yoktur mesela.
btg : burada tiz gülünecek!

Bodrum çağırıyor …

Güneş kendini arsızca ortaya serer, kuşlar göçten döner, deniz bi ayrı güzel kokar, tırtıllar kelebeğe geçiş yapmaya başlamıştır…

İçimde bir şeyler kıpırdanmaya başlar, yaz gelir.
Bodrum çağırır beni.
Gitmemek için pek çok bahanem vardır. Yapılması gerekenler vardır.
Yine de her sene bulur bir yolunu giderim.
Gitmek için hep bir fırsat bulurum. Bulamadığımda o yaz eksik geçer.
İşte yılın o zamanları geldi. Hali hazırda biletim, hayatımı tazelemek, herşeyi, kafama taktığım, beni üzen, moralimi bozan herşeyi geride bırakıp doğanın kollarına atılma hissimle uçaktan ineceğim o anı bekliyorum.
Kitabımla sahilde kafa dinleyeceğim o an.
Ailem, huzur, manzara, deniz, güneş, kum …
Babamla karşılıklı vuracağımız o duble..
Kitaro’dan silk road çalıyor beynimde… O huzur işte.
Pek çok anı bulacağım orada biliyorum ama döndüğümde burada canımı sıkan herşeyi de unutmuş olacağım.
Dönmek istemeyeceğim yine.
Ah şimdiden orada olmak istedim.
Halikarnas Balıkçısı hissi, o mavi…çoook mavi.
Anladınız siz beni. 
🙂