Bir hikaye

Nehrin kenarında yürüdüm. Eğime ayak uyuk uydurup , süt dişleri dökülen küçücük kız çocuğunun, gördüğü sevgi sebebiyle kendisini prenses zannetmesi hissiyatı vardı içimde. Yeşil… Alabildiğine yeşildi manzara ve ortasından geçen masmavi bir tezatlık. İsmini dahi duymadığım, bir elin ayasından biraz küçükçe pembe , çanak yapraklı çiçeklerle doluydu etraf. Tam ortaları kadife siyahtı.
Bahar… Mis gibi kokan bir bahar havası… Güneş bana aitmiş gibi özel hissettim o an kendimi. Ayaklarımı sürüyerek yürüdüm önce. Sonra eğime kaptırıp kendimi zıplamaya yakın bir tempoyla ilerler buldum. O kadar mutluydum ki açıp kollarımı iki yana var gücümle aşağıya doğru koşmaya başladım karşıdaki tek eve. Hiç tanımadığım o tahta verandalı, sanki dışarıdan küçük gözüküp de masallardaki gibi içi sonsuzmuş gibi gelen yeri amaç edinmiştim kendime.

Ulaştığımda gücüm tükenmiş ve bacak kaslarımda zorlanmışlığın sızısı vardı. Verandadaki suyu farkettiğimde çekinerek elimi uzattım sürahiye. İçine henüz buz atılıp bırakılmış gibiydi. Buzun etkisiyle hafif nemlenmiş sürahiden bardağa boşalan tam içme kıvamındaki serin suyu sanki hayatı taçlandıran sihirli bir iksirmişçesine içtim. Eve girip girmemek konusunda çekincelerim vardı. Kararsız bir halde kapıya gözlerimi diktim. Yarın dedim, yarın yine gelirim. Ve bu defa belki de girerim kapıdan. Benim dünyamda bu kaçıncı kez olduğunu bilemediğim bir tekrardı oysa ki.

Biliyordum. Yarın, sonraki gün ve hatta sonraki günlerde de gelecek ancak kapıyı açmaya cesaret edemeyecektim. İçimdeyse kendime dair o umut, bir gün cesaret edeceğim ve denemeye devam etmem gerektiği hissi hep kalacaktı..

Hayır Olsun

Güneş doğdu İstanbul’a …Hayır olsun!

Gece susmak bilmeyen mart kedilerinin can hıraş çığlıkları yerini serçelerin, güvercinlerin sesine bıraktı.
Şimdi yoğun bir toprak kokusu var dışarıda, gece yağmur vardı diyor uyuyup da kaçıranlar için.
Odamda sabah kahvemi yudumluyorum. Kokusu buram buram burnumu sızlatıyor. En sevdiklerimden, onsuz yapamam dediklerimden. Köpeğim başına bir ayağımı yastık yapmış, basık burnu sebebiyle yumuşak hırıltılarla uyuyor.
Tüm bunları düşündüğümde nedensiz bir mutluluk kaplar normalde içimi. Bugün hissedemiyorum. Daha da doğrusu son zamanlarda mutluluğu pek hissedemiyorum.
Kendi kendime kaldığım pek çok anda saçma sapan ya da aslında önemli şeyler düşünüp ağlamama engel olamaz buluyorum kendimi.
Dua edemiyorum ben son zamanlarda.
İnancımda yok bir eksilme ama gelmiyor içimden işte. Edemiyorum.
Edebilsem biraz huzur bulurdum biliyorum.
Sık sık kendime saldırıyorum.
Bugüne kadar pişmanlık duyduğum yaptığım yapmadığım her ne varsa bulup çıkarıyorum anılar sandığımdan.
Bak diyorum, bu senin eserin. Kendi kendimi üzüyorum ket vurulamayan bir mazoşizm duygusuyla.
Etrafına tebeşirle bir daire çizip, onun dışına çıkamayacağına inanmış, kendi kendinin özgürlüğüne kastetmiş bir tutsak gibi sıkışıyor yüreğim. Bir mengenenin arasında kalmış gibi, belki de hiç varolmayan bir acının ızdırabını çekiyorum.
İlaçlarını almayı reddetmiş bir deliden hallice beynimin içi. Sanki ben kendimi tutup beynimin içine bıraktım ve kafamı sağa sola olanca gücümle sallıyorum ki duvarlara çarpıp iyice sersemleyeyim. Sersemledikçe daha çok tökezler halbuki insan.
Ben, benden ne istiyorum?
Uyuyamıyorum bir de …
Yorgunluktan bayılırcasına uykuya geçiş yapana kadar kapatamıyorum gözlerimi.
Bir düşünce karmaşası buldum onu çözmeye zorluyorum kendimi.

Dedim ki kendi kendime ; Korku esarettir ve insan bilinmeyenden korkar. Bu durumda herşeyi bilmeyen insan tamamen özgür olamaz mı? Cehalet de mutluluk demiştik. Bu durumda herşeyi bilmeyen özgür olamıyor ama mutlu oluyor.

Ben işin içinden çıkamıyorum bugünlerde. O yüzden…

Hayır olsun.