İç dökümü

      Kendimi bildim bileli zaman zaman yazmak ihtiyacı duyuyorum bir nevi iç dökümü. Tuhaf olanı insanların okuması okumaması umrumda bile değil. Hani hemcinslerimin genetik kodunda bu dünyaya bir çocuk bırakma gereksinimi vardır ya genellikle, benim için yazmak öyle bir şey. Sanki yazdığım her şey geriye kalan bir iz hissi veriyor. Aslında ne biraz eksik ne biraz fazla, her insan gibi veni vidi … vici kısmı pek umrumda değil. “Yenmek” kavramının benim karakterimle pek alakası olmadığını öğreneli epey zaman oldu.

     Bu gün neredeydim, neredeyim diye çok düşündüm. Zaman aynı anda hem hızlı hem yavaş olabilen bir kavram zira. Prensip olarak “ne umdum ne buldum”lara öyle çok takılmıyorum. Çünkü düşünürsem tek getirdiği şeyin mutsuzluk olduğunu farkettim zamanlar önce.

     Memleketine düşkün bir insan olarak ülkede pek çok şeye katlanamaz olduğumu farkettiğimde, elimden bir şey gelmediğini algıladığımda ve istediklerimi yapamadığımı gördüğümde karar vermiştim ülke dışına çıkmaya. İşin aslı benim gibi lisanstan 2.05 ile mezun bir insan için biraz hayal gibiydi. Ama istemek ve emek vermek sonuç veriyor olsa gerek. Ya da belki de Tanrı’nın sevgili kuluyum, bilemiyorum.

     Tam 3 aydır uzaktayım, işin aslı zaman olduğundan hızlı geçti benim için. Yeni bir dünya adeta. Artıları var, çok var. Ve tabii ki eksileri de var. İstanbul’da son 3-5 yıldır yalnız yaşadığım için yalnızlık çok da problem olmadı benim için. İşin aslı yabancılarla iletişim daha kolay. Hep öyle düşündüm. Adını bile bilmediğin ve bir daha görmeyeceğini düşündüğün bir insana hayatını komple anlatabilirsin. Aslında hayatımızdaki en büyük problem, sürekli olarak hayatımızda olup, beklediğimiz güven ve özeni bize veremeyenler.

     Ailem dışında kimseye güvenmemeyi öğreneli çok uzun zaman olmadı. Yeni sayılır hatta. Radikal kararlarımdan birinde, hatta dişe dokunur suçu olmayanları dahi hayatımdan çıkarırken öğrenmiştim bunu. Belki yargısız infaz ama bazen bilirsin ya hani, er ya da geç o ihanet tadılacak. En çok sevdikleri aldatır, incitir insanı. Severiz ve sıfatlar yükleriz; akraba, dost, sevgili, arkadaş… Ama o ihanet tadılacak. Biri size ihanet etmemişse aileniz olur. Ama gerçekten aileniz olmayan herkes er ya da geç ihanet olur. Belki pesimist bir yaklaşım bir optimiste göre. Ama böyle. Daha tersini kanıtlayabilen çıkmadı.

     İnsanlar bencil derdim hep, şimdi daha çok inanır oldum. Çünkü gördüm ki dili dini ırkı cinsiyeti yok bu işin. İşin aslı hep aynı noktaya geliyor insan; iyi insan ve kötü insan. Yine de iyi de olsa kötü de; kimse mükemmel değil. Kimse aynı kalıbın sonucu değil ve ben bunu zenginlik olarak görüyorum.

 

     Zaman zaman  kendi kendime kaldığımda ne istediğimi düşünüyorum; hayattan, kendimden ve Allah’tan, Tanrı’dan hatta Türkçe söylemiyle. Bazen öyle ufak şeyler geliyor ki aklıma ben bile kendi kendime “yok artık” diyorum, “böyle istek mi olur?”.

     Hala değişmedi; hala salak insanlardan hoşlanmıyorum. “Yaradılanı severim yaradandan ötürü” söylemi güzel olsa da  bana kalırsa doğal seleksiyon işleseydi dünya daha güzel olurdu. Teknoloji ürettik ve yaşattık bu salak insanları. Hayvanları daha çok sevmem ülke kaynaklı değilmiş. Karşımdan dünyanın en yakışıklı adamı gelse ben köpeğe gülümsüyorum.

     İşin aslı kendimi hem çok özel hem de çok sıradan hissediyorum. Sizin kadar sıradışı ve sizin kadar bayağı… Aynı yani.

     Bazen kendi kendime sarılıyorum. İki kolunu etrafına sarmak suretiyle yapılabiliyormuş. İstesem sarılmayacaklarından değil ama biliyorum ki bu seviyede sevgiyle kendime anca ben sarılıyorum. Bir tık üstü aile zaten; onlar ki beni belki de benden çok seviyor tüm hatalara rağmen biliyorum.

     İşte nasıl da biriktirmişim zamanı, yazmayınca uzun zaman böyle oluyor. Adeta kelime ishali…Hala söylediklerime anlam veren çok insan olduğunu sanmıyorum. İşin aslı dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir insan aynı şeyi hissetse, şaşırabilirim. Öyle ya, kar tanesi gibi bambaşkayız her birimiz.

     Ne zaman anladık desek birbirimizi anladığımız ayrı, anlamımız ayrı…

Ya mesela düşünüyorum da herkes geçmişe geri dönmek istermiş ya güya, benim de baktığımda pek çok pişmanlığım var ama geri dönmek istemiyorum. “Kelebek etkisi” diyorum. Yaşandı çünkü beni ben yaptı. Geri dönmek, yeniden yaşamak arzum yok. Doğrusu o tecrübeler olmadan ben, ben olamazdım diyorum. Belki narsist bir yaklaşım olsa da ben, beni çok seviyorum. Aslında pek çok şeyi çok seviyorum. Ama sanırım en çok da doğayı. Son birkaç yıldır nerede bir ağaç görsem dokunmak istiyorum. ağaçla evlenen değişik insandan farklı olarak aslında, ruhunu hisseder gibi, ne bileyim hani bir köpeği severken niye okşuyorsak aynı hissiyatla. Ağaç gördüm mü insanlar deli demesin diye kendimi tutuyorum. Ama bir bakan yoksa kesinlikle elimi bedenine koyup, sanki tanık olduğu her anı ondan dinliyorum.

Şimdi 30 oldum ya, bir bölüm çok marjinal buluyor beni. Ooo yaş 30, yurtdışında, sonradan akademik hayata kalkıştı… aman aman…Bir bölüm üzülüyor; tüh bak gördün mü evlenmedi bile daha 🙂 İşin aslı aynı iki hissi ben de yaşadığımdan size kızamıyorum. Burada eğleniyorum, hayal edildiği gibi 7/24 olmasa da evet eğleniyorum. Ama ben yapı olarak bulunduğum her ortamdan zaten olabildiğince keyif alıyorum. Ve evet ben de üzülüyorum, hani evlilik vesaire zamazingo değil ama gerçekten kimseyi sevemeyişime falan üzülüyorum. Zira bir yerden sonra mantık da devreye giriyor. Şu yaştan sonra liseli kadar gözü kör olmuyor insanın.

Ama bir ekstra olarak; kendini tanımayı, kendini sevmeyi, sınırlarını ve isteklerini öğreniyor insan. Hani artık hayattan ne istiyorsun dendiğinde maddi manevi ne beklentisi varsa sıralayabiliyor. Öyle bir şey. Arkadaş dediğinin ne olduğunu biliyor misal. Sonra tolerans mevzusu… Tolerans düşüyor. Kimsenin nazı niyazını bi limitten sonra çekemiyor insan. Ve kibarlık yapmakla da uğraşmıyor. Akla gelen ilk cümle: “SİKTİR GİT!” veda cümlesi oluveriyor. Tersine; sevince de birini dakika bir gol bir “Ama ben seni çok sevdim, iyi ki varsın!” oluyor. Yani daha net insan, ve net insanları da özlemiştik zaten.

Ne dedim bilmiyorum, ne diyorum bilmiyorum. Yazmak istedim yazdım hepsi bu. Sabırla okuduysanız da yuh yani ne diyeyim Eyvallah 🙂

 

Denklemdeki x kaybolunca

Kendimle başbaşa kalmayalı uzun zaman olmuş.
Aklımda yine pek çok konu birikmiş. Ertelemek çözüm değil azizim. Düşünülmesi gerekenleri istediğin kadar ertele. Er ya da geç düşünmek zorunda kalıyorsun.
Hayatımın pek çok döneminde muhafazakarlıkla, tutuculukla yaftalanmış olsam da yeniliklere açık bir insanım.
Ne komik dışarıdan bakan insanlar görünüşe, gezme tozma oranıma, takıldığım mekanlara vesaire aldanıp fazla açık buluyorlarken, hayatıma daha yakın, beni tanıyan insanlar sıkça biraz açıl cümleleri kurmuşlar.
Her türlüsünü deneyeyim derken bend ekafalar karışmış.

Hani bazen kim olduğunu, ne istediğini unutursun. Ne istediğini bilememezlik en büyük zorluklardan. Çünkü hedef yoksa, bir amaç peşinde değilsek yol alsak da nereye gittiğimiz belli olmuyor. Önce ne istediğime karar vermeliyim dedim kendi kendime.

Biraz kırgın uyandım bugün yakınlarıma. Yine kendi içimde sorgulamalar yaparken dönüp dolaşıp kendimi suçlu buldum 🙂 Ben en çok kendime gülüyorum bu ara. Kendi içimde komik bir kızım sanırım. En çok kendime kızıyor olsam da yine en çok kendimi seviyorum. Bu ne yaman çelişkidir bilinmez tabii.

Bazen hayatım baştan ayağa değişsin isterken bazen de “aman bi dur kızım ya, iyi böyle” diyorum kendi kendime.

Bu hafta yine yeni yeniden büyük konuşmamak gerektiğini öğrendim. Hangi konuda büyük konuşsak itinayla başımıza geliyor sanki. Hadi bakalım buyur diyor birileri. Şimdi göreceğiz sen ne yapıyormuşsun aynı durumda. Tükürdüğümüzü yalayıp ama ben şu kısmını görememişim o cümleleri söylerken diyebiliriz. Ya da ben haklıydım al bak işte söylediklerime sadığım da demek mümkün.

Bilmiyorum çocuklar , kafalar fena karışık. O yüzden bir süre kendimle olmaya ihtiyacım var. Keza sevdiğim pek çok insan da son zamanlarda onlara vakit ayıramayışıma bir pasif agresif tepki olarak beni aramayı bırakmış durumdalar. Canları sağolsun.

Hiçbir şey anlatmayan ama çok şeyi söyleyen yazılar serime bir yenisini ekliyorum şu anda.
Boşverin beni, ben gideceğim yere yürüyerek de giderim :*