Bir hikaye

Nehrin kenarında yürüdüm. Eğime ayak uyuk uydurup , süt dişleri dökülen küçücük kız çocuğunun, gördüğü sevgi sebebiyle kendisini prenses zannetmesi hissiyatı vardı içimde. Yeşil… Alabildiğine yeşildi manzara ve ortasından geçen masmavi bir tezatlık. İsmini dahi duymadığım, bir elin ayasından biraz küçükçe pembe , çanak yapraklı çiçeklerle doluydu etraf. Tam ortaları kadife siyahtı.
Bahar… Mis gibi kokan bir bahar havası… Güneş bana aitmiş gibi özel hissettim o an kendimi. Ayaklarımı sürüyerek yürüdüm önce. Sonra eğime kaptırıp kendimi zıplamaya yakın bir tempoyla ilerler buldum. O kadar mutluydum ki açıp kollarımı iki yana var gücümle aşağıya doğru koşmaya başladım karşıdaki tek eve. Hiç tanımadığım o tahta verandalı, sanki dışarıdan küçük gözüküp de masallardaki gibi içi sonsuzmuş gibi gelen yeri amaç edinmiştim kendime.

Ulaştığımda gücüm tükenmiş ve bacak kaslarımda zorlanmışlığın sızısı vardı. Verandadaki suyu farkettiğimde çekinerek elimi uzattım sürahiye. İçine henüz buz atılıp bırakılmış gibiydi. Buzun etkisiyle hafif nemlenmiş sürahiden bardağa boşalan tam içme kıvamındaki serin suyu sanki hayatı taçlandıran sihirli bir iksirmişçesine içtim. Eve girip girmemek konusunda çekincelerim vardı. Kararsız bir halde kapıya gözlerimi diktim. Yarın dedim, yarın yine gelirim. Ve bu defa belki de girerim kapıdan. Benim dünyamda bu kaçıncı kez olduğunu bilemediğim bir tekrardı oysa ki.

Biliyordum. Yarın, sonraki gün ve hatta sonraki günlerde de gelecek ancak kapıyı açmaya cesaret edemeyecektim. İçimdeyse kendime dair o umut, bir gün cesaret edeceğim ve denemeye devam etmem gerektiği hissi hep kalacaktı..

İlişki

O kadar zarifti ki… Uzun saçları sanki her teli nereye ait olduğunu biliyormuşçasına omzundan beline doğru iniyor. Parlak bir kahverengi, koyu tonlarda. Emin adımlarla girdi içeri. Çantasını yanındaki koltuğa yerleştirirken ince bileklerindeki bilekliği saatine çarpıp şıngırdadı. Bordo ojeleri bayağılıktan çok uzak, en asil haliyle uzun tırnaklarında pürüzsüz duruyordu. Oturdu. Bir fincan sade filtre kahve söylemişti ki telefonuna yöneldi. Melodisi eminim itinayla seçilmiştir. Ben duyamamıştım. Zerafet ve asaletin yeryüzüne düşmüş gölgesi gibi olan bu kadının konuşmasına kulak kabarttım biraz da utanarak. Tanımadığım bir hayatı merak ediyordum. Böylesine bir insanın enteresan, hoş bir hayatı olmalıydı.

— Anlamıyorsun , hiç anlamadın. (sessizlik)
— Bağırma bana, buna hakkın yok senin. Dinle beni.
— Dinle diyorum, biraz da sen beni dinle. (karşı tarafın susturduğunu anlıyorum)
— Olmayacak, yapamıyoruz biz. Tartışmayı bile başaramıyoruz birbirimizi kırmadan. Neden eskisi kadar sevmediğini anlamıyorum ama saygı duyuyorum.
–Peki
Gözlerindeki ıslaklıkla renkleri daha da canlı oluyor gözlerinin. Bir damla yakalar gibi oluyorum yanaklarından süzülen. Karşıya dikiyor gözlerini. Kahvesinden bir yudum alıyor. İçini çektiğini duyuyorum. Hüznünü öyle güzel yaşıyor ki tekrar utanıyorum kendimden. Çünkü neredeyse bu sahneyi görebildiğim için mutlu olacağım. Garsona seslenen sesini duyuyorum. Garson yaklaştığında berrak sesiyle, bir iyilik rica ediyor:
— Mümkünse bana bir dal sigara bulabilir misiniz? Çok teşekkür ederim.
Gelen sigara ile muhtemelen bırakmak için aylarını harcadığı bağımlılığa geri dönecek.

Ve anlıyorum ki farklı yerlerde, farklı insanlarda çok da farklı değil hikayeler. İlişki dediğimiz şey nasıl bir halt ise sonu hep bokluk ile bitiyor.
Ve tuhaftır; hep en iyi arkadaş olabilenler ilişkiyi beceremiyor. Arkadaşlıktan ilişki ismine geçiş yaptığında bir şeyler bozuluyor sanki. Hep sevilmeyi bekliyor belki de insan. İlişki denilince sonsuza kadar sevecekler zannediyor. Öyle olmayınca da kırılıyor. Halbuki biz “sevgili” diyince sonsuza kadar sevilmeli sananlardandık.