EY ÖZGÜRLÜK

Okumaya başlamadan önce, yazının ruhunu hissedebilmek için şarkıyı başlatmayı unutmayınız!

Şimdi ben bir bira açtım ya perdeleri kapandı sahnenin. Şimdi ben kuliste kendimleyim. Ve şimdi ne para önemli benim için, ne başımı soktuğum bu duvarlar ne de örseleyen saçma sapan yargılar…

Ben şimdi bir bira açtım ya huzur geleceğine melankoli çöktü üzerime.
Sistemle derdim var.
Dünya düzeniyle derdim var.
Reddetmek istediğim kurallarınız, düzeniniz, çizelgeleriniz var.
Saat sisteminizi bile sevmiyorum.
Uymak zorunda olduğum kalıpların hepsi boğuyor beni.
Komik olan ise; ufak tefek kendimce küçük yaramazlıklar dışında koyduğunuz tüm kurallara uyuyorum. Ama sıkıldım, epey sıkıldım. Mantığınızı ve sisteminizi siksinler e mi?
Ah bak seksist diyecekler şimdi de. Aslında herhangi bir seksistlik yok küfürümde ama sizin o ataerkil sığ beyinlerinize bunu idrak ettiremeyeceğim. Ve hayır feminist de değilim.

Merhaba Dünya,
ben sistemdeki çarklardan sadece biri.
Düşünen ama bir bok yapamayan çark.

Ben uydum kurallara. Yıllardır koyduğunuz 24 saatlik gün saçmalığında adım adım izledim insanlık paterninizi. Öyle ya sağa sola musallat olurdum, it olurdum kopuk olurdum belki.
Anaokulu, ilkokul, lise, (boş kalıp devletimize zeval olamayalım diye) üniversite. Sonra işte her çark gibi kendimi çalışır buldum. Ah hayır kesinlikle plaza insanı da değilmişim içimde yokmuş. Siz “oha sevgilin yok mu? Evlen artık” gibi nidalara falan başladınız sonra. Benim içimdeki 27 yaşındaki zıpır ise al bu plaza, koca dediğin de götüne girsin diyerek yalın ayak Küba’ya kaçmak istiyor. Arjantin’e gitmek istiyor. Sonra Mısır’a gitmek istiyor. Ardından yağmur ormanlarında adrenalini damardan almak istiyor. Ve ver elini Meksika. Rusya’da donmak, Fransa’da lisanın müziğini dinlemek, Çin’de girilmeyen beyaz piramitlere haydutçasına süzülmek istiyor. Benim canım her yeri görmek, gezmek, özümsemek ve yaşamak istiyor.
İleride ne olacağım korkusuyla bizi hapsettiğiniz, kendimizi mecbur hissettiğimiz bu kariyer aldatmacasını da alın bir tarafınıza sokun demek istiyor. Yapamıyorum. Oldukça patavatsız olmama rağmen yapamıyorum. Nitekim o özelliğimi de törpülediniz. Tebrikler. Artık kimsenin yüzüne bakarak küfür etmiyorum, sen ne kötüsün demiyorum. Ama intikam olarak artık iyi cümleler de kurmuyorum. Sen ne güzelsin de demiyorum. Antidepresan gibi bir sistem…
Kümülatif olarak büyüyen küresel mutsuzluk ve mutluluğu ortalamanın yolunu bulmuşsunuz. Gerçekten harikulade.

Ben kimsenin beğenmediği resimler yapmak istiyorum, pek çoklarına berbat gelecek sesimle o anda uydurduğum şarkılar söylemek. Ben okunmasa da var olacak kitaplar yazmak istiyorum.
Bazen günlerce susmak bazen de alabildiğine konuşmak istiyorum.
Bilmediğim yerlerde kaybolmak, bildiğim yerleri yeniden yaratmak… Dans etmek, sabahlara kadar dans etmek istiyorum.
Ama enerjimi aldınız, alıyorsunuz.
Tebrikler.
Tükettiklerimi anlamsız buluyorum.
Tüketmeyi anlamsız buluyorum.
Ama büyülenmiş gibi kendimi yeni kıyafetler denerken buluyorum.
Öyle ya güzellik önce yüz ve vücut güzelliğimizle ilgili sonra da üzerimizdekilerle.
Aslında güzellik ne kadar beğenildiğimizle doğru orantılı.
Ne komik bir sirktir Allah’ım.
Ve kendi kendime bile nasıl güzel çelişiyorum.
50-55 yaşıma geldiğimde kimseye muhtaç olmayayım diye ömrümü sana satıyorum sistem.
En güzel en enerji dolu yıllarımda uyumak istediğim saatlerde hiç istemediğim bir yere ve bazen hiç içimden gelmeyen gülümsemeyle dönüşüme katkıda bulunuyorum.
Sonra yine hiç istemediğim saatlerde eve dönüp, saçma sapan bir erkenlikte uyuyorum.
Çünkü sistem beklemez.
Çünkü o çark dönmek zorunda.
İnsanları mutsuzluğa o kadar boğmuşlar ki aralarda verilen mutlulukları büyük ödüller gibi kabullenmeye başlamışız.
Oysa ne kadar basitti hayat.
İstediğin zaman istediğin gibi davranabilmek.
Şimdi birbirine çok benzeyen maskelerle, aynı maskeleri takan insanların balosunda vals yapmakla geçiyor ömürler.

Özgürlüğümüzü satın alabilmek için ederinden daha azına hangi noktada satmıştık özgürlüğümüzü?
Kendi kendimize taktığımız kelepçelerin anahtarlarını kendi cebimizde mi taşıyoruz?

Her gün riyakarlıkları komik sıradan sistem insanları görüyorum sabah aynaya baktığımda kendimle başlayarak.
Ruhumu sığacağından çok daha dar bir alana tıkıştırmış olmalıyım ki bol bol hissediyorum tutsaklığımı.
Amaçsızca geziniyorum sağda solda eğer sistemin benden bir beklentisi kalmamışsa o sırada.
Nereye kadar bilemiyorum.
Bir zamanlar nasyonalist olan kimliğim şimdilerde devleti, milleti, her türlü illeti reddetmekte ve içimde anarşi hızla büyümekte.
(Üzülme şemsettin sandığın gibi devletini milletini bölmeye yeltenmiyorum benim zorum dünya ve insan düzeniyle.)

“Ayda yılda bir kaçamak”lar yetmiyor bana.
Adım adım büyük buhranıma yaklaşıyorum.
Ben değilsem de sanki ruhum yavaş ve kati bir intihar yolu seçmiş gibi.
Sanki ruhumu sisteme teslim ediyorum.
Çırpınışlar bitmedi, bitmeyecek derken mantığımın sesi yükseliyor:
“Öldür artık don kişot’u! sistem asla çökmeyecek!”

Ve gri binalar arasından süzülürken siluetim bedenim aynı kapılardan geçip, kirli ruhları örtmekte beceriksiz parfüm kokan cesetlerle birlikte asansöre yöneliyor. Çıktığım katta ekranımı açıp günlük rutinime dönüyorum.
Gözlerimde dün varolan ışığın söndüğünü, bir kerede bende yiten onca şey olduğunu kimse farketmeden sessizce çarkı çevirenlere katılıyorum.

Ay sonu gelecek.
Öyle ya…
Doğumlar, ölümler…
Gerizekalılığından nefret ediyorum insanoğlu.
Neyi paylaşamadınız?
Herşeyi eşit paylaşsaydık, kuralsızlığın, özgürlüğün, düzensizliğin refahını sürseydik ya.

Ben tüketemeden kelimeleri siz anlatma, konuşma şevkimi yitirttiniz.
Ah sinapslarda kopmadı işte o iletişim.
Bitmiyor ve düşünceler gitmiyor.

Ok kib bye

Sayı doğrusunun eksi sonsuzu ve artı sonsuzu

Hayat başlangıçlar ve bitişlerden ibaret. O yüzden o “ömür boyu” kalıbında yaşayanlar bile yanılgıda. Ömür boyu nedir ki? O da öldüğünde bitecek. En sevdiğimiz şarkılar, en sevdiğimiz filmler, en güzel yemekler, aşklar, arkadaşlıklar… Kimi zaman isyan etsek de buna ; Herşeyin bir sonu var.
İşte belki de bu sebepledir ne zaman başlayacağın ve ne zaman bitireceğin önemlidir olayları. Ve nasıl başlayıp nasıl bitirdiğin de… Çünkü ara zamanlar kaybolur bellek dediğimiz sonsuz olmayan yörüngemizde. Nasıl başladığı kalır, nasıl bittiği bir de.
Gerçek sevgi çok sevdiğin köpeğini onu mutsuz edeceğini düşündüğünde senden daha çok sevecek ona iyi bakacak birine verebilmektir. Senden uzakta da olsa mutluysa dostun, belki zaman açacaksa da yakınlığınızı senin için mutluyum diyebilmektir. Ve belki de başkasına vermektir artık üzerine olmayan o çok sevdiğin elbiseyi. Paylaşmaktır herşeyi zamanı geldiğinde. Başkasına verebilmektir. Çünkü yaşananlar kalır, ama dolar zamanlar. Biter. Eğer sen vermeyi bilmezsen sonlar kötü olur. Veremediğin elbise delinir, kullanılmaz hale gelir sana da faydası olmaz artık.
Hayat tuhaf bir başlangıç-bitiş döngüsü. Doğum- ölüm kadar net bazı şeyler. Aralar gri evet ama siyahtan beyaza giderken arada oluşan grilik gibi. Son var, bir yerlerde birşeylerin hep sonu var. Zaten matematik bile ikna edememişti beni. Sonsuzluğa hiç inanmadım ben. Küçük aklımın almadığındandır belki de kimbilir.
Ben küçükken sevdiğim herşey sonsuza kadar benim olsun isterdim. Büyümeyi pek sevmedim. Ama büyümek öğretti ki o çok sevdiklerimiz toprak oluyor bir gün, sığmıyoruz en güzel kıyafetimize, ya da taş bezi oluyor sevgili t-shirtümüz, elimizi hiç bırakmasın istediklerimiz el oluyor, can dostum dediklerimizin yüzünü unuttuğumuzu farkediyoruz bir gün. Herkes değişiyor, herşey değişiyor.
Sadece başlangıç ve bitişler silsilesi… Bu hiç değişmiyor.
Ben doğru zamanların insanı olamadığımı düşünürüm. Yanlış zamanlarda yanlış şeylere başlarım genelde. Pervasızca, düşünmeden. Yine aynı şekilde bitiririm bir şeyleri. Gemileri yakarak, yıkıp giderek. Ama bir gün uyandığımda vazgeçmiştim bu huyumdan.
Bir nevi ego sıyrılması…
Herşey bir bütündü çünkü. Birini mutsuz ettiğimde bendim mutsuz olan aslında. Kötülük yapmasam da mutsuz ettiysem ne farkı vardı? O andan beri mutlu olmak adına mutsuz etmemeye çalışıyorum benim süreç zarfımda olanları. Ve öğrendim artık zamanı geldiğinde havaya bırakmam gereken uçan balonları.
Dilek fenerleri gibi … Bazen derin bir nefes alıp bırakırsın herşeyi.
Ertesi gün doğan güneşle birlikte boşluk olmadığını farkedersin içinde. Başkalarına verdiğin, doğaya hediye ettiğin, özgürlüğüne amenna dediğin hiçbir şey kayıp değildir aslında. Aksine, kendi haline bıraktığın herşey bir kazanç. Çünkü zaptedilmektir mutsuz eden insanları. Empati kuracaksın, birinin seni bir şeylere zorladığını düşün, ya da bir şeylerden alıkoyduğunu. Sinirlenmez misin? Mutsuz olmaz mısın? O yüzden diyorum akışa karşı kürek sallamaya gerek yok, deniz seni yorar yener ve sen başladığından geride bulursun kendini.
Yüzünde gülüsemen, kalbinde varolan her zerreciğe karşı o yoğun hayranlık ve sevgiyle, en kötünün bile iyi bir yanı olduğunu bilerek gideceksin o sona.
Hayat bu… Başlar ve biter.
Ne gelene çok sevinip ne gidene ölürcesine üzüleceksin.
Çünkü eninde sonunda sen de gideceksin.
Like ·  ·  · Promote · Share